İnsan, başkasının kusurunu görmekte ne kadar maharetli…
Birinin yanlış bir sözünü hemen fark ediyoruz.
Bir davranışındaki kabalığı görüyoruz.
Öfkesini, kibrini, cimriliğini, bencilliğini, gösterişini, kıskançlığını kolaylıkla teşhis ediyoruz.
Sonra başlıyoruz anlatmaya:
“Onun şöyle kötü bir huyu var.”
“Geçen gün şunu yaptı.”
“Zaten hep böyledir.”
“Ben onun nasıl biri olduğunu biliyorum.”
Peki bütün bunları konuştuktan sonra ne değişiyor?
O insan düzeliyor mu?
Çoğu zaman hayır.
Biz daha iyi bir insan oluyor muyuz?
O da tartışılır.
Öyleyse insanın kendisine sorması gereken çok basit ama önemli bir soru var:
Başkalarının hatalarını konuşmakla elimize ne geçiyor?
Başkasının Aynasında Kendimizi Görebilmek
İşin daha düşündürücü tarafı şudur:
Başkalarında en fazla rahatsız olduğumuz bazı huyların küçük ya da büyük hâlleri bazen bizde de bulunabilir.
Kibirli bir insanı eleştirirken kendi kibrimizi göremeyebiliriz.
Birinin dedikodusundan rahatsız olur, sonra onun dedikodu yaptığını başkalarına anlatabiliriz.
“Çok öfkeli bir insan.” derken kendi öfkemizi haklı gerekçelerle açıklayabiliriz.
Bir başkasının cimriliğini ayıplarken kendi cimriliğimize “tedbir” diyebiliriz.
Onun inadına “inat”, bizimkine “kararlılık” diyebiliriz.
Onun gururuna “kibir”, bizimkine “izzet” diyebiliriz.
Onun gösterişine “riya”, bizim yaptığımıza “kendimizi ifade etmek” diyebiliriz.
İnsan nefsi kendisine karşı oldukça maharetli bir avukattır.
Başkalarının hatalarında savcı kesilirken, kendi hatalarımız söz konusu olduğunda hemen savunmaya geçebiliriz.
Belki de bu yüzden başkasının kusurunu gördüğümüzde ilk sorumuz:
“O neden böyle?”
değil,
“Acaba bunun bir benzeri bende de var mı?”
olmalıdır.
İşte o zaman başkasının hatası bile bizim için bir ahlak dersine dönüşebilir.
Bir Yanlışı Konuşmak, O Yanlışı Düzeltmez
Elbette yanlış, yanlıştır.
Ahlaken veya dinen yanlış olan bir davranışa doğru demek gerekmez.
Bir insanın hatasını görmek de tek başına kötü değildir.
Bazen uyarmak gerekir.
Bazen kötülüğe engel olmak gerekir.
Bazen hakkı savunmak gerekir.
Bazen bir insanın yanlışından başkalarının zarar görmesini önlemek gerekir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Bir yanlışı düzeltmeye çalışmak başka, o yanlışı sohbet malzemesi yapmak başkadır.
Eğer söylediğimiz söz o insanın düzelmesine hizmet etmiyorsa, bir haksızlığı önlemiyorsa, bir zararı ortadan kaldırmıyorsa kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben bunu neden anlatıyorum?
Çözüm için mi?
Yoksa konuşmak hoşuma gittiği için mi?
Uyarmak için mi?
Yoksa karşımdaki insanın gözündeki değerini düşürmek için mi?
İyiliğini istediğim için mi?
Yoksa içten içe kendimi ondan üstün hissetmek için mi?
İnsanın niyetiyle yüzleşmesi kolay değildir.
Ama ahlak biraz da insanın kimsenin bilmediği niyetlerini sorgulayabilmesidir.
Dinimiz Bu Konuda Çok Açık Bir Ölçü Koyuyor
İslam ahlakında insanların kusurlarını araştırmak, zanla hareket etmek ve gıybet etmek konusunda son derece ciddi uyarılar vardır.
Kur'an-ı Kerim'de Hucurât Suresi'nin 12. ayetinde kötü zannın bir kısmından sakınılması istenir; insanların gizli hâllerinin araştırılmaması ve birbirlerinin gıybetinin yapılmaması emredilir.
Üstelik gıybet öylesine ağır bir benzetmeyle anlatılır ki insanın üzerinde düşünmemesi mümkün değildir:
Ölmüş kardeşinin etini yemek…
Neden bu kadar ağır bir benzetme?
Belki de gıybet edilen insan o ortamda olmadığı ve kendisini savunamadığı için…
Biz onun davranışlarını, karakterini, hatalarını konuşurken o masada yoktur.
Kendisini açıklayamaz.
“Öyle olmadı.” diyemez.
Belki bilmediğimiz tarafını anlatamaz.
Belki pişman olduğunu söyleyemez.
Belki çoktan vazgeçtiği bir hatası yıllar sonra bizim dilimizde yaşamaya devam eder.
Düşünelim:
Allah'ın affetmiş olabileceği bir hatayı biz hâlâ konuşuyor olabilir miyiz?
Bir insan tövbe etmiş, değişmiş, kendisini düzeltmiş olabilir.
Fakat biz onu hâlâ eski bir yanlışıyla tanımlıyor olabiliriz.
Bu gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken ağır bir sorumluluktur.
İnsanların Kusurunu Ararken Kendi Kusurlarımız Ne Oluyor?
Bir insanın hayatı boyunca düzeltebileceği en önemli insan kimdir?
Kendisi.
Fakat nedense en az uğraştığımız kişi de çoğu zaman kendimiziz.
Başkalarının karakter analizini yapmak kolaydır.
Kendi nefsimizin karşısına geçmek zordur.
“Falanca çok kibirli.”
Peki ben?
“Filanca çok dedikoducu.”
Peki ben?
“O insan çok çıkarcı.”
Peki ben?
“Şunun kalbi çok kötü.”
Peki benim kalbimin içini kim biliyor?
Hatta daha önemli bir soru:
Biz başkasının kalbinin içini nereden biliyoruz?
Davranışı değerlendirebiliriz ama niyet hakkında kesin hüküm vermek başka bir şeydir.
İnsanların görünen davranışlarından hareketle kalplerine hükmetmeye başladığımızda çok tehlikeli bir alana girmiş oluruz.
Çünkü kalplerde olanı en iyi bilen Allah'tır.
Bize düşen ise önce kendi kalbimize bakmaktır.
Eleştirmek Bazen Gizli Bir Üstünlük Duygusudur
İnsan başkasının kusurunu anlatırken farkında olmadan kendisine bir üstünlük alanı oluşturabilir.
“Ben onun gibi değilim.”
Aslında söylenmeyen cümle bazen budur.
Bir başkasının yanlışını anlatarak kendi doğruluğumuzu ispatlamaya çalışırız.
Onun ahlaksızlığını anlatarak kendi ahlakımızı…
Onun başarısızlığını anlatarak kendi başarımızı…
Onun cahilliğini anlatarak kendi bilgimizi…
Onun günahını anlatarak kendi dindarlığımızı…
Oysa insanın iyiliği, başkasının kötülüğü üzerinden ölçülmez.
Bir başkasının yanlış yapması bizi doğru insan yapmaz.
Bir insanın günahını anlatmak bizi daha dindar yapmaz.
Birinin ahlaksızlığını konuşmak bizim ahlakımızı güzelleştirmez.
Hatta bazen tam tersine, başkasının kusurunu anlatırken kendi ahlakımızdan bir şeyler kaybedebiliriz.
Ya Anlattığımız Şey Bizde de Varsa?
Belki en fazla burada durmalıyız.
İnsan bazen kendisinde bulunan bir kusura başkasında rastladığında çok daha sert tepki verebilir.
Çünkü insan kendi içinde görmek istemediği şeyi başkasında görünce rahatsız olabilir.
Bu yüzden başkasında gördüğümüz her kötü özellik aslında bize tutulmuş bir ayna olabilir.
Bir insanın öfkesi bizi çok rahatsız ediyorsa:
“Ben öfkemi nasıl yönetiyorum?”
diye sorabiliriz.
Birinin kibri dikkatimizi çekiyorsa:
“Ben insanlara tepeden baktığım zamanlar oluyor mu?”
Birinin dedikodusundan şikâyet ediyorsak:
“Ben insanların arkasından hiç konuşmuyor muyum?”
Birinin vefasızlığına kızıyorsak:
“Ben aramam gereken insanları arıyor muyum?”
Birinin anne babasına davranışını eleştiriyorsak:
“Ben kendi anne babama karşı görevimi ne kadar yerine getiriyorum?”
İşte o zaman eleştiri başkasına atılan bir taş olmaktan çıkar, insanın kendi nefsine tuttuğu aynaya dönüşür.
Belki de ahlaki olgunluk tam olarak burada başlar.
Nasihat Başka, Teşhir Başkadır
Bir insanın gerçekten iyiliğini istiyorsak onun yanlışını herkesin içinde anlatmak yerine mümkünse kendisine söylemek daha değerlidir.
Kırmadan…
Küçümsemeden…
Üstünlük taslamadan…
“Sen zaten böylesin.” demeden…
Çünkü insanı düzeltmenin yolu onu utandırmak değildir.
Bazen bir insanın yanlışını yüzüne güzel bir dille söylemek, arkasından saatlerce konuşmaktan çok daha değerlidir.
Eğer yüzüne söyleyemiyorsak ve konuşmamızın da hiçbir faydası olmayacaksa susmak çoğu zaman daha hayırlı olabilir.
Zaten insanın ahlakı biraz da konuşabildiği hâlde susabilmesinde ortaya çıkar.
Her bildiğimizi söylemek zorunda değiliz.
Her gördüğümüz kusuru anlatmak zorunda değiliz.
Her duyduğumuzu aktarmak zorunda değiliz.
Çünkü söz ağızdan çıkana kadar bizim esirimizdir.
Ağızdan çıktıktan sonra biz onun esiri olabiliriz.
Bir Gün Bizim Hatalarımız da Konuşulursa…
Bir de meseleyi tersinden düşünelim.
Biz hata yaptığımızda insanların ne yapmasını isteriz?
Hemen herkese anlatmalarını mı?
Bir masadan diğerine taşımalarını mı?
Yıllar sonra bile önümüze koymalarını mı?
Yoksa kusurumuzu örtmelerini, bizi güzelce uyarmalarını ve düzeltmemiz için bize fırsat vermelerini mi?
Kendimiz için istediğimiz anlayışı başkalarından neden esirgiyoruz?
Hepimizin geçmişinde keşke yapmasaydım dediğimiz şeyler olabilir.
Yanlış sözler…
Yanlış kararlar…
Kırdığımız insanlar…
Kontrol edemediğimiz öfkeler…
Pişmanlıklar…
Eğer insanlar bizi hayatımız boyunca yaptığımız en kötü hatayla tanımlasaydı bundan hoşlanır mıydık?
Muhtemelen hayır.
Öyleyse biz de insanları tek bir hatasına mahkûm etmemeliyiz.
İnsan değişebilir.
Pişman olabilir.
Tövbe edebilir.
Olgunlaşabilir.
Bugünkü insan, on yıl önceki insan olmayabilir.
Kusursuz İnsan Arıyorsak…
Belki de en büyük yanılgımız kusursuz insanlar beklememizdir.
Kusursuz eş…
Kusursuz arkadaş…
Kusursuz akraba…
Kusursuz komşu…
Kusursuz yönetici…
Kusursuz çalışan…
Ama böyle bir dünya yok.
Çünkü insanın olduğu yerde hata vardır.
Bizim de hatalarımız var.
Bize göre küçük olabilir.
Belki farkında değiliz.
Belki çevremizdekiler nezaketlerinden söylemiyor.
Belki de bizim başkalarında tahammül edemediğimiz bazı huylarımıza onlarca yıllardır tahammül ediyor.
Bu ihtimali insan hiç unutmamalı.
Önce Kendi Evimizin Önünü Süpürmek
Eskilerin çok güzel bir anlayışı vardır:
İnsan önce kendi kapısının önünü süpürmeli.
Belki toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de budur.
Başkalarının yanlışlarını düzeltmeye harcadığımız enerjinin bir bölümünü kendimize ayırsak nasıl insanlar olurduk?
Başkasının öfkesini konuşacağımıza kendi öfkemizi azaltsak…
Başkasının cimriliğini anlatacağımıza kendi cömertliğimizi artırsak…
Başkasının ibadetindeki eksikliği araştıracağımıza kendi ibadetimize baksak…
Başkasının aile hayatını yorumlayacağımıza kendi ailemize daha güzel davransak…
Başkasının çocuk yetiştirmesini eleştireceğimize kendi çocuklarımıza daha fazla vakit ayırsak…
Belki dünya bir anda değişmezdi.
Ama biz değişirdik.
Ve unutmayalım ki toplum dediğimiz şey de tek tek insanlardan oluşuyor.
Dilimizi Başkalarından Önce Kendimize Çevirebilmek
İnsanların hatalarını hiç görmeyelim demiyorum.
Yanlışa yanlış demeyelim de demiyorum.
Haksızlık karşısında susalım hiç demiyorum.
Ama düzeltme imkânımız olmayan, bize hiçbir sorumluluk yüklemeyen ve konuşmamızın hiçbir fayda sağlamayacağı bir kusuru saatlerce anlatmanın bize ne kazandırdığını düşünmemiz gerektiğini söylüyorum.
Belki de bazı sohbetlerden kalkarken kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bu konuşmadan sonra ben daha iyi bir insan oldum mu?”
Eğer cevap hayırsa, belki o konuşmanın hiç yapılmaması daha hayırlıydı.
Hayat, başkalarının kusurlarını saymak için fazla kısa.
Üstelik kendi kusurlarımızı düzeltmeye bile ömrümüzün yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz.
Bu yüzden bir başkasında kötü bir huy gördüğümüzde ilk hareketimiz onu anlatmak değil, kendimize dönmek olsun.
“Allah'ım, bu kötü huy bende de varsa beni ondan arındır.”
diyebilelim.
Belki o zaman insanların kusurları bizi dedikoduya değil, tefekküre götürür.
Eleştiriye değil, nefis muhasebesine götürür.
Kibre değil, tevazuya götürür.
Çünkü insanın olgunluğu başkalarının ne kadar kusurlu olduğunu bilmesiyle değil, kendi kusurlarının ne kadar farkında olduğuyla ölçülür.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Başkalarının yanlışlarını konuşarak onların kusurlarını azaltamayız; ama kendi doğrularımızdan eksiltebiliriz.
Bu yüzden başkasının ayıbını görmeden önce kendi eksiğimize, başkasının günahını konuşmadan önce kendi hesabımıza, başkasının kalbine hükmetmeden önce kendi kalbimize bakalım.
Çünkü günün sonunda herkes kendi sözünün, kendi davranışının ve kendi hayatının hesabını verecek.
Başkasının defterini okumaya ayırdığımız vakit, kendi defterimizi düzeltmek için bize verilmiş olabilir.