İnsan olmanın en güzel taraflarından biri paylaşabilmektir.
Ekmeğini paylaşmak, bilgisini paylaşmak, imkânını paylaşmak, sevincini paylaşmak… Hatta bazen yılların birikimini, tecrübesini ve emeğini bir başkasının da faydalanabilmesi için ortaya koymak büyük bir erdemdir.
Çünkü paylaşmak insanı küçültmez, aksine büyütür.
Fakat burada çok ince, bir o kadar da önemli bir çizgi vardır:
Paylaşmak başka şeydir, pay istemek başka; hak etmek başka şeydir, başkasının emeğine göz dikmek bambaşka…
Bir insan yıllarca çalışır. Bir iş kurar, bir eser meydana getirir, bir fikir geliştirir, bir marka oluşturur ya da bulunduğu noktaya gelebilmek için sayısız fedakârlıkta bulunur.
Uykusundan vazgeçer.
Zamanından vazgeçer.
Bazen ailesine ayıracağı saatlerden fedakârlık eder.
Maddi kayıplara uğrar, yanlış kararların bedelini öder, yeniden başlar. Kimsenin yanında olmadığı zamanlarda tek başına mücadele eder.
Sonra gün gelir, ortaya değerli bir şey çıkar.
İşte ne gariptir ki bazı insanlar emeğin ortaya çıkış sürecinde görünmezler ama meyvesi oluşmaya başladığında birdenbire paylaşımcı olmayı hatırlarlar.
Önce şöyle yaklaşırlar:
“Birlikte yapalım.”
“Birlikte büyütelim.”
“Ben de katkı sağlayayım.”
Bunların hiçbirinde başlı başına yanlış bir şey yoktur. Gerçekten katkı sağlanıyorsa, gerçekten sorumluluk alınıyorsa, risk ve yük de paylaşılıyorsa ortaklık son derece değerlidir.
Ama bazen “birlikte” kelimesinin arkasında çok başka bir niyet saklanır.
Önce emeğe ortak olunmak istenir.
Sonra kararlarına ortak olunmak istenir.
Ardından emeğin sahibiyle kendisini eşit görmeye başlanır.
Bir süre sonra ise asıl emeği ortaya koyan kişi fazlalıkmış gibi davranılmaya başlanır.
İşte orada paylaşım biter, hak gaspı başlar.
Çünkü gerçek paylaşım, bir başkasının sahip olduğu şeyi onun rızasıyla bölüşmesidir. Başkasının emeğini kendine hak görmek ise paylaşmak değildir.
Adı ne kadar güzel kelimelerle süslenirse süslensin, bunun temelinde açgözlülük vardır.
Daha da düşündürücü olanı ise bazen bunu yapan insanların en çok “hak”, “adalet”, “emek”, “kul hakkı” ve “eşitlik” kavramlarından söz eden kişiler olmasıdır.
Başkalarının hakkı söz konusu olduğunda uzun uzun adaletten bahsederler.
İşçinin emeğinin karşılığını alması gerektiğini söylerler.
Haksız kazanca karşı çıkarlar.
Bir insanın hakkının yenilmesini büyük bir ahlaksızlık olarak görürler.
Bütün bunlar doğrudur.
Fakat sıra hemen yanı başındaki insanın emeğine geldiğinde aynı hassasiyet bir anda kaybolabiliyorsa ortada ciddi bir ahlaki çelişki vardır.
Çünkü adalet, yalnızca başkalarına anlatılan güzel bir kavram değildir.
Adalet önce insanın kendi menfaatinin karşısında sınanır.
Kendimize hiçbir faydası yokken hakkı savunmak kolaydır. Asıl mesele, çıkarımızla başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ettiğimizdir.
İnsanın gerçek karakteri de biraz burada ortaya çıkar.
Bir başkasının yıllarca uğraşarak meydana getirdiği şeye bakıp “Bundan bana da ne düşer?” diye düşünmek yerine, “Ben buna ne katabilirim?” diye sorabiliyor muyuz?
İki soru arasında yalnızca birkaç kelime vardır.
Ama ahlaken aralarında dünyalar kadar mesafe bulunur.
Birincisinin merkezinde almak vardır.
İkincisinin merkezinde üretmek.
Birincisi hazır olana taliptir.
İkincisi ortaya yeni bir değer koymaya.
İşte gerçek paylaşımcılık da ikincisidir.
Paylaşımcı insan, başkasının sofrasına oturmanın hesabını yapan değil, sofraya ne getirebileceğini düşünen insandır.
Üstelik emeğe göz dikmek yalnızca maddi şeylerle de sınırlı değildir.
Bir insanın fikrine sahip çıkabilirsiniz.
Başarısını kendinize mal edebilirsiniz.
Yıllarca oluşturduğu çevreden faydalanıp sonra onu dışarıda bırakmaya çalışabilirsiniz.
Kurmuş olduğu düzenin içine girip zamanla düzenin gerçek sahibini etkisizleştirmeye uğraşabilirsiniz.
Onun bilgisini öğrenip, ilişkilerini kullanıp, tecrübelerinden faydalanıp sonunda bütün bunlar zaten sizin hakkınızmış gibi davranabilirsiniz.
Bunların tamamının ortak bir tarafı vardır:
Sonuca talip olup sürecin bedelini unutmak.
Oysa her görünen başarının arkasında görünmeyen bir hikâye vardır.
Bugün gölgesinde oturduğunuz ağacın fidanını kimin diktiğini bilmiyorsanız, o ağacın tamamını kendinize ait zannetmek kolaydır.
Ama siz geldiğinizde ağaç zaten büyümüşse; kök salarken çekilen zahmeti, susuz kaldığı günleri, onu büyütmek için verilen mücadeleyi görmediyseniz, meyvesini toplarken biraz daha dikkatli olmanız gerekir.
Çünkü o ağacın bir geçmişi vardır.
Ve emek de geçmişiyle birlikte değerlidir.
Elbette insan paylaşmalıdır.
İmkânı varsa başkasına yol açmalıdır.
Bildiklerini öğretmelidir.
Birlikte üretmelidir.
Kazandığından başkalarının da faydalanmasını istemelidir.
Fakat bütün bunlar, emeğin sahibinin hakkını ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, gerçek paylaşım ancak hakka saygının olduğu yerde güzeldir.
Bir insan size kapısını açtı diye evin sahibi olmazsınız.
Sofrasına oturttu diye sofrayı sahiplenemezsiniz.
Size bir şey öğretti diye yılların birikimini kendinize mal edemezsiniz.
Bir işin içine sizi dâhil etti diye o işin geçmişteki bütün emeğinde pay sahibi olduğunuzu iddia edemezsiniz.
Ve belki de en önemlisi:
Bir insanın cömertliğini, onun zayıflığı zannetmemek gerekir.
Bazı insanlar paylaşır çünkü güçsüz olduklarından değil, karakterleri buna izin verdiğinden paylaşırlar.
İmkân verirler.
Destek olurlar.
Kapı açarlar.
Kazandırırlar.
Fakat karşılığında aynı iyi niyeti görmek isterler.
Bu iyi niyetin karşılığı, daha fazlasını ele geçirmek için fırsat kollamak olmamalıdır.
Çünkü bir insanın size uzattığı eli tutmak başka şeydir, o eli kullanarak onun bulunduğu yeri ele geçirmeye çalışmak başka.
İnsan bazen kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben gerçekten paylaşımcı mıyım, yoksa paylaşımcılık görüntüsü altında başkasının emeğinden pay almaya mı çalışıyorum?”
Bu soru rahatsız edici olabilir.
Ama insanı olgunlaştıran soruların çoğu zaten biraz rahatsız edicidir.
Bir başka soru daha vardır:
“Bugün sahip olmak istediğim şey ortaya çıkarken ben neredeydim?”
Eğer cevabımız “Hiçbir yerde” ise, talep ettiğimiz pay konusunda biraz daha vicdanlı düşünmemiz gerekir.
Çünkü hayatın adaleti yalnızca sonuçların değil, bedellerin de paylaşılmasını gerektirir.
Kazanç paylaşılacaksa risk de paylaşılmalıdır.
Başarı paylaşılacaksa mücadele de paylaşılmalıdır.
Yetki isteniyorsa sorumluluk da üstlenilmelidir.
Meyvede hak iddia ediliyorsa ağacın bakımında da bulunulmalıdır.
Yoksa bunun adı ortaklık değil, hazıra ortak olmaktır.
Daha kötüsü, hazıra ortak olmakla yetinmeyip zamanla emeğin sahibini dışarıda bırakmaya çalışmaktır.
İşte bu, insanın kendi vicdanında ciddi bir buhrana dönüşmesi gereken noktadır.
Hele ki bunu yapan kişi her fırsatta haktan, hukuktan, emekten ve adaletten bahsediyorsa…
O zaman mesele yalnızca bir başkasına yapılan haksızlık değildir.
İnsan, savunduğu değerlerle kendi davranışları arasında da büyük bir uçurum oluşturmuş demektir.
Çünkü hak, yalnızca bizim hakkımız olduğunda kıymetli değildir.
Başkasının hakkını koruyabildiğimiz ölçüde hakka inanıyoruz demektir.
Emek de yalnızca bizim emeğimiz olduğunda kutsal değildir.
Başkasının emeğinin önünde durup “Bu benim değildir” diyebildiğimiz gün emeğe gerçekten saygı duyuyoruz demektir.
Belki toplum olarak en fazla ihtiyacımız olan şeylerden biri de budur:
Başkasının başarısından rahatsız olmadan onu tebrik edebilmek…
Başkasının kazancını görüp ona göz dikmemek…
Bir insanın yıllarca oluşturduğu değerin yanına geldiğimizde sahiplenmek yerine katkı sunabilmek…
Ve bize sunulan bir imkânı, daha fazlasını ele geçirmek için basamak olarak kullanmamak.
Paylaşmak güzeldir.
Birlikte üretmek daha da güzeldir.
Birinin tuttuğu el sayesinde ayağa kalkmakta hiçbir yanlış yoktur.
Ama ayağa kalktıktan sonra o eli kesmeye çalışmak, insanın önce kendi vicdanına anlatması gereken ağır bir meseledir.
Çünkü emek, yalnızca para değildir.
Emek zamandır.
Emek fedakârlıktır.
Emek uykusuz gecelerdir.
Emek alınan risklerdir.
Emek başarısız olup yeniden başlamaktır.
Emek, herkes sonuçları görürken kimsenin görmediği yıllardır.
Bu nedenle başkasının emeğine göz dikmeden önce insan bir kez daha düşünmelidir.
Belki de mesele, o emeğin ne kadar değerli olduğu değil; bizim ona hangi gözle baktığımızdır.
Paylaşmak için mi?
Katkı sağlamak için mi?
Yoksa önce ortak olup, sonra sahip olmak için mi?
İlk ikisi insanı büyütür.
Sonuncusu ise insanın kazancını büyütse bile karakterini küçültür.
Ve günün sonunda geriye şu basit ölçü kalır:
Kendi emeğimiz için istediğimiz saygıyı, başkasının emeğine de gösterebiliyor muyuz?
Gösteriyorsak paylaşmanın ne demek olduğunu anlamışızdır.
Gösteremiyorsak…
Hak, emek ve adalet üzerine söylediğimiz bütün güzel sözleri bir kez daha düşünmemiz gerekir.
SELİM ÖZDEMİR