DOLAR 49,55EURO 55,57STERLİN 66,15GRAM ALTIN 6.605,35BIST 11.430,14BTC 81.988
Konya Açık · 4,6°C
SON DAKİKA
Bahri KILINÇEL

Bahri KILINÇEL

Meslek: Emekli Astsubay
✍ Yazarın Tüm Yazılarını Gör

Konya'nın Gölgede Kalmış Sultanları

Xin
REKLAMTicariSet

Selçuklu’dan Cumhuriyet’e Konya’da Kadınların Destanı.

Konya…

Bozkırın ortasında yükselen kadim bir şehir. Taşın dile geldiği, çininin gökyüzüne renk kattığı, çeşmelerin geçmişten geleceğe su taşıdığı; kervanların, dervişlerin, hükümdarların ve âşıkların yollarının kesiştiği şehir…

Bu şehrin tarihini yalnızca sultanların kılıçlarıyla, vezirlerin mühürleriyle, savaşların gürültüsüyle anlatmak eksik kalır. Çünkü Konya’nın bir de kadınların sessiz fakat derin tarihi vardır. Onlar çoğu zaman meydanlarda görünmediler. Adları savaş meydanlarında haykırılmadı. Tahtlara oturmadılar belki.

Ama vakıflar kurdular, mescitler yaptırdılar, kervansaraylar inşa ettirdiler, türbelere sahip çıktılar, yoksula el uzattılar, çeşmelerden su akıttılar. Ve bazıları, bir şehrin hafızasına kendi adını taşla değil, iyilikle yazdırdı.

13. yüzyıl Konya'sında, Selçuklu saraylarının ihtişamı ile Mevlâna'nın gönül dünyası yan yana duruyordu. İşte o çağın en dikkat çekici kadınlarından biri Gürcü Hatun idi.

Gürcü Hatun, Selçuklu devlet adamı Muînüddin Süleyman Pervâne'nin eşiydi. Kaynaklarda onun Mevlâna'ya yakınlığı ve sevgisi özellikle vurgulanır. Mevlâna'nın vefatından sonra onun türbesinin yapılmasına büyük bir maddî katkıda bulunduğu anlatılır.

17 Aralık 1273…

Konya'nın üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü. Mevlâna artık yoktu. Ama onun ölümü, Konya için bir son değil, başka bir başlangıçtı. Mevlâna'nınnaaşı, babası Sultanü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in de medfun bulunduğu yere defnedildi.

Sonra bir düşünce doğdu:

Mevlâna'nın üzerine bir türbe yapılmalıydı. Ve bu düşüncenin gerçekleşmesinde Gürcü Hatun'un büyük bir payı oldu. Halkdan  Yüz yirmi bin  Selçuklu dinarı toplayarak  1274 yılında türbe inşa ettirdi. Tebrizli Mimar Bedreddin'in ellerinde yükselen yapı, zaman içerisinde Konya'nın ruhuyla bütünleşecekti.

Bugün biz ona Kubbe-i Hadra, Yeşil Kubbe diyoruz.Fakat o kubbeye yalnızca taş ve çini olarak bakmak eksiktir. Çünkü onun altında yalnızca bir insan yatmıyordu. Bir düşünce yatıyordu. Bir aşk yatıyordu. Bir medeniyet yatıyordu.

Ve o kubbenin kuruluşunda bir kadının iradesi, sevgisi ve cömertliği vardı. Gürcü Hatun'un güzelliğini tarih bize bir portre halinde bırakmamıştır. Ama onun güzelliğini başka yerde aramak gerekir:

Yaptırdığı eserde. Çünkü Ortaçağ'ın güçlü kadınlarının yüzleri çoğu zaman taşlara işlenmedi. Onların yüzleri, şehirlerin yüzüne işlendi. Gürcü Hatun'un güzelliği belki de buydu:

Bir insanın yüzünü değil, bir çağın ruhunu güzelleştirmek.

Bir diğer  güzel kadın ise  Şemsin gölgesindeki  Kimya  Hatun. Konya'nın kadınlar tarihinin en hüzünlü sayfalarından biri ise Kimya Hatun'a aittir.  Kimya Hatun, Mevlâna ve eşi Kerra Hatun tarafından sahiplenilmiş, onların yanında yetişmiş manevi evlatlarıydı. Kaynaklarda onun güzel, sessiz ve mahcup bir genç kız olduğundan söz edilir. Daha sonra Şems-i Tebrizî ile evlendirildi.

Onun hikâyesinde sarayların ihtişamı yoktur. Savaşların gürültüsü de yoktur. Kimya Hatun'un hikâyesi daha sessizdir.

Bir genç kadın…

Bir büyük aşkın çevresinde şekillenen hayat…

Ve Konya'nın taş duvarları arasında kaybolan genç bir ömür. Kimya Hatun'un güzelliğini anlatırken tarihçi dikkatli olmalıdır. Çünkü onun yüzünü gösteren güvenilir bir portre elimizde değildir. Ama dönemin anlatıları onun genç, güzel, mahcup ve zarif bir kadın olduğunu aktarır. Belki de onu Konya'nın akşamlarında düşünmek gerekir.

Dar sokaklardan geçen bir genç kız…

Başını hafifçe eğmiş…

Uzaktan duyulan ney sesi…

Bir tarafta Mevlâna'nın dergâhı…

Öte tarafta Selçuklu saraylarının ihtişamı…

Ve bütün bu dünyanın içinde kendi kaderini anlamaya çalışan Kimya Hatun…

O, tarihin yüksek sesli kadınlarından değildi. Ama bazen tarihin en unutulmaz kadınları, en sessiz yaşayanlardır. Kimya Hatun'un mezarının yeri bugün kesin olarak bilinmemektedir. Belki de bu yüzden onun hikâyesi Konya'nın taşlarında değil, hafızasında yaşamaya devam eder.

Konya'nın kadın tarihini yalnızca Mevlâna çevresindeki kadınlarla sınırlamak büyük bir haksızlık olur.Konya’da  Taş’da  Vakıf yaratan. Konya’ya  hayat veren  Raziye Devlet  Hatunu anmadan geçemeyiz.

Çünkü Selçuklu çağında kadınlar aynı zamanda bânî idiler. Yani şehir kuran, eser yaptıran, vakıf kuran insanlardı. Bunların en önemlilerinden biri Raziye Devlet Hatundur.

Raziye Devlet Hatun, Konya'daki Hatuniye Mescidi ve günümüzde Kadınhanı adıyla yaşayan yerleşime adını veren tarihî kervansarayla ilişkilendirilen önemli bir kadın banidir. 1223 tarihli kervansarayın vakfiyesinde onun adı açıkça yer alır.

Düşünün…

13. yüzyıl. Anadolu'nun yollarında kervanlar ilerliyor. Develerin çıngırakları gecenin sessizliğini bölüyor. Tüccarlar uzak ülkelerden geliyor. Yol uzun. Gece soğuk. Ve bir kadın çıkıyor ortaya:

“Bu yolun yolcusu sahipsiz kalmasın.”

İşte vakıf düşüncesinin büyüklüğü burada ortaya çıkıyor. Raziye Hatun yalnızca bir yapı yaptırmıyordu. Bir güvenlik, bir ticaret, bir yardımlaşma düzeni kuruyordu. Konya'nın kadınları, şehrin taşlarını böyle örüyorlardı.

Konyanın değerli kadınlarından  biri de saraydan  şehre uzanan bir el olan MahperiHuand Hatundur.Selçuklu tarihinin büyük kadınlarından biri de I. Alâeddin Keykubad'ın eşlerinden ve II. GıyaseddinKeyhüsrev'in annesi olan Mahperi Hatun, Anadolu Selçuklu döneminin önemli kadın banilerinden biridir.

Onun adı daha çok Kayseri'deki büyük külliyesiyle anılsa da Selçuklu kadın baniliği geleneğinin en önemli örneklerinden biridir. O’nun şahsında Selçuklu kadını yalnızca sarayın içinde yaşayan bir kadın değildir.

O;

Vakıf sahibidir,hayır sahibidir,mimarinin destekçisidir,toplumsal hayatın kurucusudur.

Kitabelerde kadınların övgüyle anılması da bize önemli bir şey söyler: Selçuklu toplumu, kadınların hayır ve imar faaliyetlerini görünmez kabul etmiyordu. Onların adlarını taşa kazıyordu.

Selçuklu kadınlarının Konya'daki en önemli isimlerinden biri de Fatma Hatundur. II. İzzeddin Keykâvus'un kızı olan Fatma Hatun, 1301 yılında Konya'da annesi, sütannesi ve kendisi için bir külliye inşa ettirdi. Bu külliye mescit, dârü'l-huffâz ve türbeden oluşuyordu. Fakat Fatma Hatun'u önemli yapan yalnızca yapı değildir.  Vakfiyesinde kadınların da vakıf idaresinde görev almasına imkân tanıması dikkat çekicidir.

Demek ki bu kadın yalnızca taş bina yaptırmamıştı. Kadının toplum içindeki yerini de taşın arasına yerleştirmişti.

Sonra zaman değişti. Selçuklu devleti tarihe karıştı. Karamanoğulları geçti. Osmanlı geldi.Kadınların  sessizlik  dönemine  geçildi. Fakat Konya'nın kadınları kaybolmadı.  Onların kurduğu vakıflar, yaptırdığı eserler ve hayır faaliyetleri yaşamaya devam etti.

Osmanlı döneminde Mevlâna Dergâhı da devlet adamları ve hayır sahipleri tarafından desteklenen güçlü bir vakıf yapısına dönüştü. Celâliyye vakıfları içinde gayrimenkuller, ticarethaneler, zirai işletmeler ve çeşitli gelir kaynakları bulunuyordu.

Konya'da Osmanlı dönemine ait vakıf kayıtlarında kadın vakıf sahiplerinin isimleri de karşımıza çıkar. Örneğin Cihan Hatun ve Şerife bintMehmed gibi kadınların vakıf kayıtları bulunmaktadır. Bu kadınların bazıları tarihin büyük kitaplarına giremedi.

Ama onların vakıfları, şehir hayatının içinde yaşadı.

Bir odada…

Bir dükkânda…

Bir mescitte…

Bir türbede…

Bir kandilin yağında…

Bir fakirin sofrasında…

İşte Osmanlı Konya'sının kadın tarihi biraz da budur: Adı bazen unutulan ama iyiliği yaşayan kadınlar.

Sonra 20. yüzyıl geldi. İmparatorluk çöktü. Anadolu işgallerle karşı karşıya kaldı. Ve Konya'nın kadınları bir kez daha tarihin sahnesine çıktı.

1919…

Memleketin üzerine karanlık çökmüştü. Konya’da  işgalci  askerler  görüldü. Fakat kadınlar susmadı. Konya'da Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'nin şubesi kuruldu. 24 Aralık 1919'da Konya Kız Öğretmen Okulu'nda merkez heyeti oluşturuldu. Başkanlığa Kevser Hanım, başkan yardımcılığına Şerife Hanım getirildi; Zühre Hanım ve Suzide Hanım gibi kadınlar da kuruluşta yer aldı.

Ve sonra…

8 Ocak 1920. Konya'nın kadınları büyük bir topluluk halinde Şerafettin Camii'nde toplandı. Yaklaşık 5 bin kadın, şehitlerin ruhu için mevlit okuttu. Alaaddin Tepesi'nde mitingler düzenlendi. İşgal güçlerine telgraflar gönderildi. Bunlar sıradan olaylar değildi. Çünkü artık kadın, yalnızca evin içinde değildi.

Vatanın kaderi hakkında söz söylüyordu. Tarihçi Fahrettin Altay'ın hatıralarında da Konya'nın aydın kadınlarının Şerafettin Camii'nde toplanarak Millî Mücadele için bir bildiri hazırladıkları ve bunu ilgili makamlara sundukları aktarılır. Bu heyette Şerife, Aliye ve Zehra hanımların adları geçer.

Bu kadınların güzelliği artık sarayların güzelliği değildi. Onların güzelliği: cesaretti.

Bir  Diğer  Kadın ise  Rumeliden gelen  rüzgar olan, Bir başka kadın çıkar Konya'nın tarih sahnesine. Adı Şerfiçeli Şirin Hanım. Onun hikâyesi Selçuklu saraylarından değil, mübadeleden gelir.

Rumeli'nin Serfiçe'sinden…

Yurdundan koparılmış insanların acısından…

Yeni bir hayata başlayan bir aileden…

Lozan sonrasında gerçekleşen nüfus mübadelesiyle Serfiçe'den Konya'ya gelen ailelerden biri de Şirin Hanım'ın ailesiydi. Konya'da kendilerine bir ev verildi. Şirin Hanım da bu evin yakınında, 1931 yılında iki kurnalı bir çeşme yaptırdı. Çeşmenin kitabesinde “Serficeli Şirin Hanım Çeşmesi 1931” ibaresi yer almaktadır.

İşte burada tarih birdenbire çok insani bir hâle gelir.

Bir kadın…

Doğduğu topraklardan koparılmış. Yeni bir şehirde kendisine yeni bir hayat kurmuş. Ve sonra Konya'nın bir köşesine çeşme yaptırmış. Belki de o çeşmenin başına gelen her insan, Şirin Hanım'ın geçmişinden habersizdi. Ama çeşmeden su içiyordu. İşte bunun adı hafızadır.

Çünkü Şirin Hanım kendi memleketinden getirdiği hatırayı Konya'nın toprağına su olarak bıraktı. Selçuklu kadınları taşla konuşmuştu. Osmanlı kadınları vakıflarla konuşmuştu. Cumhuriyet kadını ise çeşmeyle konuştu. Ve su akmaya devam etti.

Şimdi Konya'ya dikkatle bakalım.

Mevlâna'nın Kubbe-i Hadra'sına…

Eski vakıfların izlerine…

Mescitlere…

Türbelere…

Kervansaraylara…

Çeşmelere…

Şehrin eski sokaklarına…

Ve Anadolu'nun bozkırına…

Bütün bunların arasında kadınların görünmeyen ellerini buluruz. Gürcü Hatun bize aşkın ve vefanın mimariye dönüşebileceğini gösterir. Kimya Hatun bize tarihin bazen bir genç kadının sessiz hüznünde saklandığını hatırlatır. Raziye Devlet Hatun yolcunun güvenliğini düşünür. Mahperi Hatun vakıf medeniyetinin güçlü kadın yüzünü temsil eder. Fatma Hatun Konya'da kadın baniliğinin ve vakıf geleneğinin güçlü örneklerinden birini bırakır.

Osmanlı'nın adı arşivlerde kalan kadınları, hayırlarını vakıflara dönüştürür.Kevser Hanım, Şerife Hanım, Zühre Hanım, Suzide Hanım, Aliye Hanım ve Zehra Hanım gibi Millî Mücadele kadınları, Konya'nın meydanlarında vatanın sesini yükseltir.

Ve Şerfiçeli Şirin Hanım, uzak bir Rumeli kasabasından kopup geldiği Konya'da, 1931 yılında bir çeşme yaptırarak kendi hikâyesini suya emanet eder.

Belki de Konya'nın kadınlarını anlatmanın en güzel yolu şudur:

Onlar şehrin görünmeyen mimarlarıydı. Birinin elinde vakıf senedi vardı. Birinin elinde çeşme taşı. Birinin  elinde  kandil. Birinin elinde Kur'an. Birinin  dilinde  dua. Birinin  yüreğinde vatan. Birinin gözlerinde gurbet.

Ama hepsinin içinde aynı şey vardı:

Konya sevgisi.

Selçuklu saraylarının zarif kadınları…

Mevlâna'nın çevresinde yaşayan gönül kadınları…

Vakıf kuran hanımlar…

Osmanlı'nın hayır sahibi kadınları…

Millî Mücadele'nin cesur Konyalıları…

Mübadele acısıyla Konya'ya gelip yeni bir hayat kuran Şirin Hanım…

Hepsi aynı büyük hikâyenin farklı sayfalarıdır.

Ve o hikâyenin adı:

Konyanın Cefakar, Vefakar, Çalışkan ve  Türklük ruhun taşıyan  kadınları. Onlar bazen bir kubbede, bazen bir türbede, bazen bir vakfiyede, bazen bir meydanda, bazen de taş bir çeşmenin başında karşımıza çıkar.

Fakat hepsinin ardından aynı ses duyulur:

“Ben buradan geçtim. Bu şehre bir iz bıraktım. Benden sonra gelenler susamasın, unutmasın, korkmasın ve bu topraklarda yaşamaya devam etsin.”

Konya'nın kadınları böyle yaşadı. Kimi taşa, kimi suya, kimi duaya, kimi vatanın bağımsızlığına adını yazdı. Ve yüzyıllar sonra bugün, Konya'nın sokaklarında yürürken onların izlerine bastığımızı fark etmeyebiliriz.

Oysa şehir bilir.Çeşme bilir.Kubbe bilir.Kitabe bilir.Vakıf bilir.Ve Konya'nın toprağı bilir:

Bu şehir yalnız erkeklerin kurduğu bir şehir değildir. Konya, kadınların da sessiz elleriyle ördüğü büyük bir medeniyettir. Onları güzelliklerini  görmek isterseniz , Karatay  medresesini  ziyaret edin  ve  Selçuklu  çinilerine  resmedilmiş  Türk kadınlarını  görebilirsiniz. 

REKLAMSEHAPDKS