Bazı
tarihler takvim yaprağında kalmaz. Bir ülkenin hafızasına, insanların yüreğine,
ailelerin suskunluğuna, çocukların korkularına işlenir. On iki Eylül de böyle bir tarihtir. Üzerinden
yıllar geçti; fakat o günün açtığı yaralar tamamen kapanmadı. Çünkü bazı darbeler
yalnızca yönetime değil, insanın ruhuna yapılır. Güvene, kardeşliğe, adalete,
geleceğe vurulur.
On
iki Eylül sabahı Türkiye yalnızca bir yönetime el konulduğu güne uyanmadı.
Demokrasi askıya alındı, Meclis susturuldu, siyasi partiler kapatıldı, insanlar
gözaltına alındı, işlerinden edildi, sürgün edildi, yıllarca sürecek davaların
içine sürüklendi. Bir ülkenin evlatları, sağcı-solcu diye ayrıştırıldı; fakat
darağacında ipin rengi değişmedi. İdam sehpası ideoloji sormadı.
Necdet Adalı da oradaydı, Mustafa Pehlivanoğlu da… Biri sol görüşlüydü, diğeri ülkücüydü. Ama ikisinin de ortak kaderi,
genç yaşlarında hayatlarının ellerinden alınmasıydı.
Ve
Erdal Eren…
Henüz
çocuk denilebilecek bir yaştaydı. İdam edildiğinde yaşı küçüktü; yaşı büyütülerek
ölümün karşısına çıkarıldı. Üstelik verilen idam kararı Yargıtay
tarafından iki kez bozulmuştu. Buna rağmen infaz gerçekleştirildi. Bir insanın
yaşını büyütüp ölümünü küçültmek mümkün müdür? Hukuken belki bir karar
verilebilir; ama vicdanın terazisinde bunun ağırlığı nasıl taşınır?
İşte
asıl acı burada başlıyor.
Çünkü
zulmün en korkunç tarafı, insanı insan olmaktan çıkarmasıdır. Emir veren için bir dosya, bir numara, bir isim olan
insan; annesi için evlat, babası için çocuk, kardeşi için kardeş, sevdiği için dünyadır.
O yıllarda
yüz binlerce insan gözaltına alındı, binlerce kişi hakkında ağır cezalar
istendi. İşkenceler, yasaklar, idamlar, sürgünler, kaybolan gençlikler, parçalanan
aileler ve susturulan kalemler bir ülkenin hafızasına kazındı. Kültür ve sanat
bile bundan nasibini aldı. İnsanların yalnızca bedenleri değil, düşünceleri
de cezalandırıldı.
Fakat
bugün geriye dönüp baktığımızda yalnızca darbecileri değil, bizi birbirimize düşüren
zihniyeti de sorgulamalıyız.
Çünkü
Türkiye’nin en büyük yaralarından biri, birbirimize düşürüldüğümüzde
ne kadar kolay zayıfladığımızı görmemizdir.
Sağ
ve sol kavgasıyla birbirine düşen gençler, aynı ülkenin
çocuklarıydı. Aynı toprağın suyunu içiyor, aynı bayrağın altında
yaşıyorlardı. Birbirlerine düşman olduklarında kazanan millet olmadı. Kaybeden
yine bu ülke oldu.
Oysa
biz birlik olduğumuzda dünyaya kafa tutmuş bir milletiz. Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde, en zor zamanlarımızda omuz omuza
durmayı bildik. Ne zaman birbirimizin sesini duymayı bıraktık, ne zaman farklılıklarımızı
düşmanlık zannettik, işte o zaman en büyük darbeleri içeriden aldık.
On
iki Eylül’ün bize bıraktığı en ağır miraslardan biri de budur: korku.
Korkunun
çocukları büyüdü. Bazıları susmayı öğrendi. Bazıları konuşmaktan çekindi. Bazıları
siyasetten uzaklaştı. Bazıları komşusunun düşüncesinden bile korkar hâle geldi.
Aileler çocuklarına “Başına iş açma.”
dedi. İnsanlar haklı olduğu yerde bile sesini kısmayı öğrendi.
İşte
travma tam da böyle nesilden nesile aktarılır.
Bugün
hâlâ sinir uçlarımızla oynayan ayrıştırıcı dilin karşısında uyanık olmak
zorundayız. Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz; aynı hataların
yeniden yaşanmaması için hafızamızı diri tutar.
On
iki Eylül’ü anmak, yalnızca darbeyi kınamak değildir.
Onu
anlamak; demokrasinin kıymetini bilmek, hukukun üstünlüğünü savunmak, insan
hayatını hiçbir siyasi düşüncenin önüne koymamak ve birbirimize düşman değil, aynı vatanın evlatları olduğumuzu hatırlamaktır.
Çünkü
unutmayalım:
Bir ülke tanklarla değil, önce kardeşliğini kaybettiğinde
parçalanır.
Ve
bazen bir milleti yeniden ayağa kaldıran şey, geçmişin acısını unutmak değil; o acıdan bir daha asla kardeşin kardeşe düşmeyeceği kadar büyük
bir ders çıkarmaktır.