DOLAR 49,55EURO 55,57STERLİN 66,15GRAM ALTIN 6.605,35BIST 11.430,14BTC 81.988
Konya Açık · 4,6°C
SON DAKİKA
Şerife Bozoğlan Eker

Şerife Bozoğlan Eker

Meslek: Şair - Yazar - Köşe Yazarı
✍ Yazarın Tüm Yazılarını Gör

12 Eylül: Bir Ülkenin Hafızasına Kazınan Acı

Xin
REKLAMTicariSet

Bazı tarihler takvim yaprağında kalmaz. Bir ülkenin hafızasına, insanların yüreğine, ailelerin suskunluğuna, çocukların korkularına işlenir. On iki Eylül de böyle bir tarihtir. Üzerinden yıllar geçti; fakat o günün açtığı yaralar tamamen kapanmadı. Çünkü bazı darbeler yalnızca yönetime değil, insanın ruhuna yapılır. Güvene, kardeşliğe, adalete, geleceğe vurulur.

On iki Eylül sabahı Türkiye yalnızca bir yönetime el konulduğu güne uyanmadı. Demokrasi askıya alındı, Meclis susturuldu, siyasi partiler kapatıldı, insanlar gözaltına alındı, işlerinden edildi, sürgün edildi, yıllarca sürecek davaların içine sürüklendi. Bir ülkenin evlatları, sağcı-solcu diye ayrıştırıldı; fakat darağacında ipin rengi değişmedi. İdam sehpası ideoloji sormadı.

Necdet Adalı da oradaydı, Mustafa Pehlivanoğlu da… Biri sol görüşlüydü, diğeri ülkücüydü. Ama ikisinin de ortak kaderi, genç yaşlarında hayatlarının ellerinden alınmasıydı.

Ve Erdal Eren…

Henüz çocuk denilebilecek bir yaştaydı. İdam edildiğinde yaşı küçüktü; yaşı büyütülerek ölümün karşısına çıkarıldı. Üstelik verilen idam kararı Yargıtay tarafından iki kez bozulmuştu. Buna rağmen infaz gerçekleştirildi. Bir insanın yaşını büyütüp ölümünü küçültmek mümkün müdür? Hukuken belki bir karar verilebilir; ama vicdanın terazisinde bunun ağırlığı nasıl taşınır?

İşte asıl acı burada başlıyor.

Çünkü zulmün en korkunç tarafı, insanı insan olmaktan çıkarmasıdır. Emir veren için bir dosya, bir numara, bir isim olan insan; annesi için evlat, babası için çocuk, kardeşi için kardeş, sevdiği için dünyadır.

O yıllarda yüz binlerce insan gözaltına alındı, binlerce kişi hakkında ağır cezalar istendi. İşkenceler, yasaklar, idamlar, sürgünler, kaybolan gençlikler, parçalanan aileler ve susturulan kalemler bir ülkenin hafızasına kazındı. Kültür ve sanat bile bundan nasibini aldı. İnsanların yalnızca bedenleri değil, düşünceleri de cezalandırıldı.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımızda yalnızca darbecileri değil, bizi birbirimize düşüren zihniyeti de sorgulamalıyız.

Çünkü Türkiye’nin en büyük yaralarından biri, birbirimize düşürüldüğümüzde ne kadar kolay zayıfladığımızı görmemizdir.

Sağ ve sol kavgasıyla birbirine düşen gençler, aynı ülkenin çocuklarıydı. Aynı toprağın suyunu içiyor, aynı bayrağın altında yaşıyorlardı. Birbirlerine düşman olduklarında kazanan millet olmadı. Kaybeden yine bu ülke oldu.

Oysa biz birlik olduğumuzda dünyaya kafa tutmuş bir milletiz. Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde, en zor zamanlarımızda omuz omuza durmayı bildik. Ne zaman birbirimizin sesini duymayı bıraktık, ne zaman farklılıklarımızı düşmanlık zannettik, işte o zaman en büyük darbeleri içeriden aldık.

On iki Eylül’ün bize bıraktığı en ağır miraslardan biri de budur: korku.

Korkunun çocukları büyüdü. Bazıları susmayı öğrendi. Bazıları konuşmaktan çekindi. Bazıları siyasetten uzaklaştı. Bazıları komşusunun düşüncesinden bile korkar hâle geldi. Aileler çocuklarına “Başına iş açma.” dedi. İnsanlar haklı olduğu yerde bile sesini kısmayı öğrendi.

İşte travma tam da böyle nesilden nesile aktarılır.

Bugün hâlâ sinir uçlarımızla oynayan ayrıştırıcı dilin karşısında uyanık olmak zorundayız. Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz; aynı hataların yeniden yaşanmaması için hafızamızı diri tutar.

On iki Eylül’ü anmak, yalnızca darbeyi kınamak değildir.

Onu anlamak; demokrasinin kıymetini bilmek, hukukun üstünlüğünü savunmak, insan hayatını hiçbir siyasi düşüncenin önüne koymamak ve birbirimize düşman değil, aynı vatanın evlatları olduğumuzu hatırlamaktır.

Çünkü unutmayalım:

Bir ülke tanklarla değil, önce kardeşliğini kaybettiğinde parçalanır.

Ve bazen bir milleti yeniden ayağa kaldıran şey, geçmişin acısını unutmak değil; o acıdan bir daha asla kardeşin kardeşe düşmeyeceği kadar büyük bir ders çıkarmaktır.

REKLAMSEHAPDKS