Gurbetten
dönüş mevsimi geldi. Yollar yine memlekete çevriliyor, uçakların, otobüslerin,
arabaların yönü yine doğup büyünen topraklara dönüyor. Kimi yıllardır görmediği
annesine, kimi babasına, kimi kardeşine, kimi çocukluğunun geçtiği sokağa kavuşmanın
heyecanını taşıyor. Fakat gurbetten gelen herkesin valizinde görünmeyen bir yük
daha var: hasret.
Onu
tartamazsınız, parasını hesaplayamazsınız, gümrükten geçerken
göremezsiniz.
Ama
o hasret, insanın yüreğinde yıllarca taşınır.
Gurbet,
yalnızca başka bir ülkede yaşamak değildir. Gurbet; bayram sabahı annenin kapısını
çalamamak, hastalandığında kardeşinin elini tutamamak, cenazeye yetişememek, düğünde
aynı sofraya oturamamak, çocukluğunun geçtiği sokağı yıllarca uzaktan hatırlamaktır.
Bazen
bir koku alırsınız ve çocukluğunuz gelir aklınıza. Bir türkü duyarsınız, boğazınız
düğümlenir. Bir bayram fotoğrafında eksik kalan bir sandalye, size
kilometrelerce uzaktaki bir hayatı hatırlatır.
İşte gurbetçinin anlatamadığı şey tam da budur.
Memlekete
geldiğinde ise başka bir imtihan başlar.
Gurbette
yıllarca biriktirdiği özlemle gelir. Fakat bazen karşısında özlediği insanları değil,
kendisini anlamayan bakışları bulur.
“Orada
yaşıyorsun, daha ne istiyorsun?”
“Memnun
değilsen dön!”
“Avrupa’da kazanıyorsunuz, burada harcamaya geliyorsunuz.”
“Almancı
zaten…”
Bazen
tek bir söz, yılların hasretini incitebilir.
Oysa gurbetçi zaten kendini anlatmakta zorlanıyordur. Çünkü gurbetin
acısı kelimeye sığmaz. İnsan, yaşamadığı bir ayrılığı başkasına anlatamaz.
Vatanda olan da bunu her zaman anlayamaz.
Çünkü
biri memleketin içindedir, diğeri memleketin özlemiyle yaşamaktadır.
Belki
de birbirimize en çok burada haksızlık ediyoruz.
Ne
biz gittiğimiz yerde kaldık, ne onlar bıraktığımız insanlar olarak duruyor.
Zaman hepimizi değiştirdi. Çocuklar büyüdü, anne babalar yaşlandı, dostlukların
arasına mesafeler girdi. Sokaklar değişti, evler değişti, insanlar değişti.
Ama
değişmeyen bir şey var:
Memleket özlemi.
Bu
yüzden gurbetçiye sadece para üzerinden bakmayalım. Onu cebindeki dövizle,
arabasının markasıyla, yaptığı harcamayla değerlendirmeyelim. O insanın ardında
belki yıllarca çekilmiş bir hasret, verilmiş bir emek ve memleketine duyduğu
bitmeyen bağlılık var.
Üstelik
bugün dünyanın dört bir yanında Türkler yaşıyor. Dillerini, kültürlerini,
bayramlarını, yemeklerini ve hatıralarını taşıyorlar. Onlar farkında olarak ya
da olmayarak Türkiye’nin gönül elçiliğini yapıyorlar.
Bize
düşen onları ötekileştirmek değil, bağlarını güçlendirmek.
Çünkü
bir insanı memleketinden uzaklaştıran şey yalnızca kilometreler değildir. Bazen
bir küçümseyici söz, bazen dışlanmışlık, bazen “Sen
artık bizden değilsin” duygusu da insanın gönlünde uzaklık oluşturur.
Gurbetçilerimizi,
özellikle gençlerini küstürmeyelim.
Onlara
her gelişlerinde hesap sorar gibi değil, hasret giderecekmiş gibi yaklaşalım.
“Ne
getirdin?” demeden önce,
“Hoş geldin, seni özledik.” diyelim.
Gurbetçinin getirdiği en kıymetli
şey valizindeki eşya değildir.
Getirdiği, memlekete sığmayan hasretidir.
Ve
unutmayalım:
İnsanın vatanından uzak olması gurbet değildir yalnızca; bazen kendi vatanında anlaşılmamak da
gurbetin en ağırıdır.