Korkulacak şey yalnızca paranın kaybolması değil. Asıl korkulacak olan, para uğruna kaybedilen insanlık, ahlak ve değerlerdir.
Bugün ülke olarak yalnızca ekonomik meseleleri değil, çok
daha derin bir meseleyi konuşmak zorundayız: Değerlerimizi ne kadar
koruyabiliyoruz?
Son günlerde kamuoyunu meşgul eden fon soruşturmaları, yatırımcıları
etkileyen gelişmeler ve piyasa işlemlerine ilişkin iddialar, para ile güvenin
birbirinden ne kadar ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha gösterdi.
Ama mesele yalnızca fonlar değil ki…
Hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, torpil iddiaları, makamın
kişisel çıkara dönüştürülmesi, emeğin değil bağlantının öne çıkması, hak edenin değil güçlü olanın kazanacağı düşüncesi…
Bunların her biri aynı yaranın başka bir yerinden kanıyor. Kanamakla
da kalmıyor; irin akıyor resmen.
Ahlak, çıkar karşısında sessizleşiyor.
Öyle bir noktaya gelmeyelim ki dürüst insan “saf”, yardım eden “enayi”, hakkından vazgeçmeyen “beceriksiz”, haramdan uzak duran “akılsız” sayılsın.
Çalmamak marifet olmaktan çıkıp, çalarken yakalanmamak
zekâ sayılmasın.
Bir insanın, “Bunu yapabilirim ama yapmayacağım.” diyebilmesi yeniden kıymet
kazansın.
Çünkü iyi insan, kötülüğü bilmeyen insan değildir. Kötülüğü
bildiği hâlde iyilikten vazgeçmeyendir.
Medeniyet yalnızca gökdelenlerle, yollarla, fabrikalarla,
teknolojiyle kurulmaz.
Medeniyet, insanın gücü yettiği hâlde haksızlık yapmamasıdır.
Bu söz ne sağa
aittir ne sola.
Ne dindarın ne sekülerin tekelindedir.
Ne bir ideolojinin ne de bir grubun
malıdır.
Bu, insanlığın kadim ölçüsüdür.
Dinler farklı kelimelerle anlatabilir, felsefeler farklı yollardan
ulaşabilir; fakat insanlığın ortak vicdanı yüzyıllardır aynı şeyi söyler:
Haksızlık, haksızlıktır.
Yalan, yalandır.
Emanete ihanet, ihanettir.
İnsanın hakkını yemek, kim yaparsa yapsın
yanlıştır.
Bugün çocuklarımıza yalnızca “Başarılı ol.” demek yetmez.
“Başarırken ahlaklı, erdemli, insan kal.” demeliyiz.
Çünkü bir toplumda herkes zenginleşebilir; ama herkes
insanlığını koruyamaz.
Ve en büyük yoksulluk cebin boş olması değildir.
Vicdanın boşalmasıdır.
İşte asıl korkmamız gereken de budur:
Bir gün dürüstlüğün kaybedene, ahlaksızlığın kazanana yakıştırıldığı
bir dünyayı normal kabul etmek.
Çünkü para yeniden kazanılır. Makam yeniden bulunur. İtibar
yeniden inşa edilir.
Ama toplum kötülüğü normalleştirdiğinde, kaybettiği vicdanı
yerine koymak çok daha zordur.
Bir ülkenin gerçek zenginliği, insanlarının ne kadar kazandığıyla
değil; kazanmak uğruna nelerden vazgeçmediğiyle ölçülür.
Ve galiba bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru
tam da budur:
“Ben kazanırken neyi kaybetmeye razıyım?”
Çünkü asıl mesele yalnızca ne kadar kazandığımız değil; kazandığımız şey uğruna ne kadar insan kalabildiğimizdir.
Ne kazandığımız değil, kazanırken kendimizden ne verdiğimiz?
Ahlak ne ifade ediyor?