İnsan,
hayatın zorlukları karşısında bazen kendisini çıkmaz bir sokağın içinde bulur.
Ne yapacağını bilemez, umudu azalır, çaresizlik duygusu büyür.
Oysa
en karanlık anlarda bile insanın elinde önemli bir güç vardır: Yeniden başlayabilmek.
İnanan için bunun adı tevekkül ve Allah’a güvenmektir; farklı bir pencereden
bakan içinse umudu korumak, akla ve imkânlara sarılmak ve mücadeleyi sürdürmektir.
Çünkü
insanı çoğu zaman yaşadığı zorluk değil, o zorluğun aşılacağına dair inancını kaybetmek
tüketir. “Allah
var, gam yok.” Bazen bu cümle yalnızca bir inanç ifadesi
değil, insanın kontrol edemediği şeyler karşısında kendisini tüketmemesi
gerektiğini hatırlatan bir hayat düsturudur.
Sağlığımız,
sevdiklerimiz, özgürlüğümüz, güvenliğimiz, aklımız, yeteneklerimiz… Sahip
olduklarımızın kıymetini çoğu zaman kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlarız. Oysa şükür, yalnızca elimizden bir şey gittikten sonra hatırlanacak
bir duygu değildir; şükür, elimizdekini fark edebilmektir.
Fakat
insanın önünde bundan daha derin bir soru vardır: Bana verilenlerle ne yapıyorum?
Hepimiz farklı kabiliyetlerle dünyaya geliriz. Kimi ilme, kimi sanata, kimi
ticarete, kimi öğretmeye, kimi de insanlara hizmet etmeye yatkındır.
Bugünün
dünyası bize sürekli “Kendini gerçekleştir,
hayallerinin peşinden git, başarılı ol” diyor.
Elbette
insan sahip olduğu imkânları ve yetenekleri heba etmemeli. Fakat başarıyı yalnızca
makam, para, şöhret ve görünürlük üzerinden tanımladığımızda hayatın daha derin
tarafını gözden kaçırabiliriz.
Çünkü
insanı değerli kılan yalnızca neye sahip olduğu değil, sahip olduklarını neye
dönüştürdüğüdür.
Çok
kazanabiliriz ama kimseye faydamız dokunmayabilir. Çok tanınabiliriz ama kendi
iç dünyamızda yalnızlaşabiliriz. Büyük işler başarabiliriz fakat bütün bunların
arasında kendimizi kaybedebiliriz.
Sürekli
başkalarıyla kıyaslanan insan, bir süre sonra kendi değerini kendi vicdanında
değil, başkalarının alkışında aramaya başlayabilir.
Oysa
hayat bir yarış pistinden ibaret değildir. Belki de kendimize sormamız gereken
soru, “Ne kadar başarılı olacağım?” değil, “Bana verilenleri neye dönüştüreceğim?”
sorusudur.
İlim
sahibiysen bilginle, imkân sahibiysen paylaşarak, kalemin varsa hakikati
yazarak, sözün varsa iyiliğe vesile olarak, elinden gelen küçük bir iyiliği
bile küçümsemeden…
Çünkü
hayat, hepimiz için bir sorumluluk alanıdır. İnanan insan için bu hayat Allah’ın
emanetidir; inancı farklı olan insan için de sahip olduğu ömrün, yeteneğin ve
imkânın başkalarının hayatına dokunabilecek bir değeri vardır.
Asıl mesele, dünyada ne kadar iz bıraktığımız değil; bıraktığımız izin kimin hayatına ışık olduğudur.
Belki
insanın gerçek zenginliği sahip olduklarının çokluğu değil, sahip olduklarıyla
iyiliği çoğaltabilmesidir.
Çünkü ömrün gerçek anlamı, bize verilenleri tüketmekte değil;
onları iyiliğe, güzelliğe ve insanlığa dönüştürerek emaneti sahibine yüz akıyla
teslim edebilmektir.