İnsanın sahip olduklarına değil, başkasının sahip olduklarına bakarak eksildiği bir dünya…
Kıskançlık üzerine düşünürken çoğu zaman aklımıza yoksulluk, imkânsızlık ve başkasında olanı elde edememe duygusu gelir. Oysa hayat bize defalarca gösterdi ki kıskançlık, yalnızca maddi imkânsızlıkların doğurduğu bir duygu değildir. Her şeyi olduğu hâlde hiçbir şeyi olmayan insanı kıskananları da gördük. Evi, arabası, makamı, serveti olduğu hâlde başkasının huzuruna, samimiyetine, gördüğü sevgiye, hatta yüzündeki tebessüme tahammül edemeyenlere şahit olduk. Demek ki insanın sahip olduklarıyla iç dünyasının zenginliği her zaman aynı değildir.
Peki, insan neden kıskanır?
Psikolojik açıdan kıskançlık, çoğu zaman başkasını kendine tehdit olarak görmekten, yetersizlik duygusundan ve sürekli karşılaştırma yapmaktan beslenir. İnsan kendi değerini başkasının gerisinde kaldığı düşüncesiyle ölçmeye başladığında, bir başkasının başarısı kendi başarısızlığı gibi görünür. Oysa başkasının yükselmesi, bizim alçaldığımız anlamına gelmez. Birinin ışığı, diğerinin karanlığı olmak zorunda değildir. Fakat içindeki eksikliği kabullenemeyen kişi, kendi ışığını yakmak yerine başkasının ışığını söndürmeye çalışır. İşte kıskançlığın en acı tarafı budur: İnsan, başkasından bir şey eksiltmeye uğraşırken kendi iç huzurunu tüketir. Sosyolojik açıdan baktığımızda kıskançlık, yalnızca iki insan arasında yaşanan kişisel bir mesele olmaktan çıkar; aileleri, dostlukları, iş yerlerini ve toplumun ortak vicdanını yaralar. Başarılı olanın emeğini küçümsemek, yükselenin arkasından konuşmak, mutluluğu paylaşmak yerine gölgelemek, iyiliği takdir etmek yerine kusur aramak…
Bunlar zamanla güveni aşındırır, dayanışmayı zayıflatır. İnsanların birbirine destek olmak yerine birbirinin ayağına basmaya çalıştığı bir toplumda en büyük kayıp, yalnızca dostluklar değil, birlikte başarabilme inancıdır. Üstelik kıskançlık bazen öyle ustaca gizlenir ki kendisini eleştiri, nasihat, hatta iyilik kılığına sokar. Yüzünüze gülümseyen herkes sizin mutluluğunuzu paylaşmayabilir. Ancak her eleştiriyi de kıskançlık saymak doğru değildir. Yapıcı eleştiri insanı geliştirir; kıskançlık ise çoğu zaman onu küçültmeye çalışır. Aradaki farkı anlamak, hem kendimizi hem ilişkilerimizi korumanın ilk adımıdır.
Felsefi açıdan kıskançlık, insanın başkasına bakarken kendisini unutmasıdır. Kendi yolunu yürümek yerine başkasının yolunu ölçen, kendi hayatını yaşamak yerine başkasının hayatını takip eden kişi, zamanla kendi mutluluğuna yabancılaşır. Çünkü mutluluğun ölçüsü, komşunun neye sahip olduğu değil, insanın kendi hayatında neyi anlamlı kılabildiğidir.
Dini ve tasavvufi açıdan da mesele yalnızca mal mülk değildir; nefsin terbiye edilmesi, kalbin arındırılmasıdır. İslam ahlakında haset, başkasına verilen nimetin yok olmasını istemekle ilişkilendirilir. Oysa şükür, insanın elindekini görebilmesini; kanaat, başkasının nasibine göz dikmeden yaşayabilmesini öğretir. Tasavvufun diliyle insan, önce kendi içindeki karanlığı fark etmelidir. Başkasının nasibini sorgulamak yerine kendi gönlünü yoklamalıdır. Zira başkasının mutluluğuna sevinemeyen bir kalp, kendi mutluluğunun da tadını kaçırır.
Burada kendimize şu soruyu sormalıyız:
Bir başkasının başarısını gördüğümüzde içimizde takdir mi büyüyor, rahatsızlık mı? Bir insanın mutluluğuna şahit olduğumuzda onunla birlikte sevinebiliyor muyuz? Yoksa hemen bir kusur arayıp sevincini küçültmeye mi çalışıyoruz?
Asıl sınav, sahip olduklarımız kadar başkasının sahip oldukları karşısında gösterdiğimiz tavırdır. Çünkü karakter, yalnızca kendi kazancımızla değil, başkasının kazancına verdiğimiz tepkiyle de ortaya çıkar. Kıskançlığın panzehiri daha fazla servet, daha yüksek makam ya da daha büyük bir ev değildir. Bazen her şeye sahip olan insanın bile içindeki boşluğu dolduramamasının sebebi budur. İnsan, başkasının elindekini almadan da zenginleşebilir; onun mutluluğunu gölgelemek yerine kendi hayatına güzellik katabilir.
Unutmayalım: Başkasının ışığını söndürmek, bizim karanlığımızı aydınlatmaz. Gerçek zenginlik, başkasının mutluluğunu kıskanmayacak kadar huzurlu, başarısını küçültmeyecek kadar olgun, nimetine sevinebilecek kadar güzel bir kalbe sahip olmaktır. Çünkü yoksulluk bazen cebimizde değil, gönlümüzde başlar.