Fiilî durum: İnsanın kendine dönen sesi
Değişen zaman, dönüşen insan ve bütün değişimlere rağmen
susmayan şiir…
Şiir
bazen bir kelimenin içine sığar, bazen bir ömrü anlatmaya yetmez. Yalnızca
dizeleri yan yana getirmek değil; insanın kendisiyle, toplumla, zamanla
ve hayatla kurduğu en eski hesaplaşmalardan biridir. İnsan konuşmadan önce
belki de susarak şiir söylemiştir. Bir taşın üzerine işlenen işaret, bir ağıtta
yükselen ses, bir annenin ninnisi, bir sevgilinin ardından söylenen türkü… Hepsi
insanın kendisini anlatma ihtiyacının başka başka biçimleridir.
İşte
Konya’da düzenlenen 15. Uluslararası Mevlânâ Şiir Şöleni’ni yalnızca bir şiir programı olarak görmemek gerekir. D.
Mehmet Doğan’ın aziz hatırasına ithaf edilen bu şölen, şiirin
geçmişten bugüne uzanan hikâyesine yeniden bakmak için de önemli
bir fırsat. Programın “Günümüz Şiiri
Fiilî Durum” başlığını taşıması ise üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir
soruyu önümüze koyuyor: Bugün şiir nerede duruyor?
Eskiden şiir, insanın hafızasıydı. Sevdasını, ayrılığını, ölümünü,
savaşını, hasretini şiirle kayda geçirirdi insan. Şair, toplumun yalnızca gördüğünü
söyleyen değil; çoğu zaman toplumun henüz fark edemediğini sezerek dile getiren
kişiydi. Bugün ise hayat değişti, insan değişti, iletişim biçimleri değişti.
Kelimeler çoğaldı ama anlamın derinliği zaman zaman azaldı. İnsan hiç olmadığı kadar
konuşuyor; fakat belki de hiç olmadığı kadar kendisini anlatmakta zorlanıyor.
Tam
da burada şiir yeniden önem kazanıyor.
Çünkü
şiir, insanın kalabalıklar içinde kendisini bulduğu sessiz bir odadır. İnsanın
iç dünyasını dışarıya taşıyan güçlü bir ifade biçimidir. Söylenemeyeni söyler,
bastırılan duyguyu görünür kılar. Bazen bir mısra, uzun bir konuşmanın yapamadığını
yapar; insanın kendi yarasına dokunur. Kimi zaman bir ayrılığı hafifletir, kimi
zaman bir özlemi taşınabilir hâle getirir, kimi zaman da insanın kendi içindeki
karanlığa küçük bir ışık yakar.
Bir
dönemin korkularını, umutlarını, yalnızlığını, aşkını, adalet arayışını,yabancılaşmasını
ve değişen değerlerini şiirden okumak mümkündür. Şair yalnızca
kendi hikâyesini anlatmaz; topluma ayna tutar, yaşadığı çağın ruhundan da izler
taşır. Bu nedenle bir toplumun şiirine bakmak, aslında o toplumun insanına
bakmaktır.
İnsan neden şiir yazar?
Belki de cevabı şudur: Çünkü insan, yaşadıklarının anlamını arar. Şiir, hayatı açıklamaktan
çok ona anlam verme çabasıdır. İnsan
bazen bir gerçeği anlatamaz; fakat onu bir dizeye sığdırabilir. Sözcükler
yetmediğinde şiir devreye girer.
Bu
yüzden Mevlânâ’nın şehri Konya’da şiirin yeniden konuşulması ayrıca
anlamlıdır. Mevlânâ, sözü yalnızca söylemek için değil,
insanı dönüştürmek için kullandı. Onun dünyasında kelime, kalbe açılan bir kapıydı.
Şiir ise insanın kendisinden başlayıp insana,
oradan hakikate uzanan bir yolculuktu.
Belki
de Mevlânâ’nın asırlar sonra hâlâ okunmasının sırrı burada saklıdır:
Zaman değişmiş, insanın yaşadığı hayat biçimi değişmiş,
fakat insanın kendisini ve hakikati arayışı değişmemiştir.
Bugünün
şairleri farklı coğrafyalardan Konya’ya geldiğinde aslında yalnızca şiirlerini
getirmiyorlar. Kendi çağlarının insanını, ülkelerinin acılarını, sevinçlerini,
umutlarını ve sorularını da getiriyorlar. Kırgızistan’dan Tataristan’a, Azerbaycan’dan Kerkük’e, Doğu Türkistan’dan Filistin’e uzanan bu şiir buluşması, farklı seslerin
aynı gökyüzü altında buluşabileceğini de gösteriyor. Çünkü şiirin dili değişse
bile insanın kalbi birbirinden o kadar da uzak değildir.
Belki
de şiirin fiilî durumu tam burada gizli: Dünya değişse de insanın anlaşılma
ihtiyacı değişmiyor. İnsan oldukça şiir var olacak. İnsanın sustuğu yerde, şiir
konuşmaya devam edecek.