Gönülden Gönüle
Bir Köprü: Ganira Paşayeva’nın Ardından
Bir insanın ardından söylenebilecek en kolay sözlerden
biridir: “İz bıraktı.”
Peki, gerçekten iz bırakmak ne demektir? Bir fotoğrafın
soluk arşivlerde kalması mı, ismin kürsülerde yankılanması mı? Yoksa bir ömrü adadığı davanın, başka yüreklerde bir meşale gibi yanmaya devam etmesi mi? Ganira
Paşayeva meselesine tam da buradan, bu sarsıcı sualin eşiğinden bakmak mecburiyetindeyiz.
27–28 Eylül 2026 tarihlerinde Türk Akademisyenler Birliği öncülüğünde
gerçekleştirilecek “Ganira
Paşayeva ve Türk Dünyası” kongresi, ilk bakışta ilmî bir toplantı gibi
durabilir. Oysa bu buluşma, kelimelerin ve sınırların ötesine geçen büyük bir
vicdan muhasebesidir.
Onu yalnızca siyasetin dar kalıplarına hapsetmek, bu asil
ruhun taşıdığı kutlu emanete haksızlık olur. O; kürsülerde sesini yükselten bir
vekil olduğu kadar, kalemiyle katar katar gönül fetheden bir şair, Türk dünyasının derdiyle dertlenen bir alperen yürekti. Onun
dünyasında siyaset, geçici makamların ve kuru protokollerin değil; ortak bir
medeniyetin, bir inancın ve kopmaz köklerin davasıydı.
Aynı Kökün Ayrı Düşen Dalları
Bugün Türk dünyası dediğimiz muazzam coğrafyaya baktığımızda,
aynı damardan beslendiği halde birbirine yabancılaşmış kalpler görüyoruz. Aynı destanın
farklı coğrafyalardaki yankılarını dinliyor, aynı atanın evlatları olarak
birbirimizin sesini duymakta gecikiyoruz.
Siyasi ittifaklar kurulur, ekonomik anlaşmalar imzalanır,
zirvelerde fotoğraflar çekilir. Fakat o görünmez ve mukaddes gönül köprüsü kurulmadıkça,
yapılan her şey eksiktir. Ganira’nın çığlığı tam da bu eksikliği
gidermek içindi. Çünkü biliyordu ki; gerçek birlik önce canda, sonra dilde, tarihte
ve ortak hafızada vücut
bulur.
Anmak Değil, Anlamak
Paşayeva’yı anmak kolaydır. Ardından güzel, mısra
tadında cümleler kurmak da öyledir. Asıl çetin olan, onun savunduğu o büyük sevdaya bugün ne kadar layık olduğumuzu idrak
etmektir.
Çocuklarımıza Orhun’un taşa kazınan sesini, Dede Korkut’un duasını, Yesevi’nin hikmetini ne kadar
anlatabiliyoruz? Kazakistan’daki bir evladın, Azerbaycan’daki kardeşinin türküsüyle ne kadar hemhâl olmasını sağlayabiliyoruz?
Mesele yalnızca coğrafi bir haritaya bakmak değildir. Mesele, bu topraklara
bir medeniyet havzası olarak mühür vurmaktır.
Söz Sırası Artık Bizde
Kültür yalnızca üniversite amfilerinde üretilmez; ocaklarda
pişen aştan, ninniyle söylenen dilden, evlatlara bırakılan hasretten başlar. 27–28
Eylül’de toplanacak kongre, işte bu ortak hafızanın yeniden ses
vermesidir. Bir Azerbaycanlı araştırmacının fikri, Anadolu’daki bir gencin ufkunu açacak; bir şairin mısrası, binlerce
kilometre ötede yeniden can bulacaktır.
Fakat güneş batıp kongre bittiğinde geriye kalan, süslü nutuklar
olmamalıdır. Asıl miras, o salondan çıkarken yüreğimize saplanan şu çetin sorudur:
Biz bu kutlu dava için bugün ne yapıyoruz?
İnsan göçer, ses susar, toprak emanetini geri alır. Lakin
fikirler; uğruna baş koyanlar varsa ebediyete kadar yürür.
Ganira Paşayeva, adının hatıralarda
kalması için değil, uğruna yandığı o büyük rüya gerçeğe dönsün diye yaşadı.
Şimdi sıra bizde. Onu sadece yâd etmekle yetinmeyeceğiz;
hayalini kurduğu o bölünmez kardeşliği, bu topraklarda
bizzat yaşatacağız. Çünkü adlar unutulur, fotoğraflar sararır; lakin fikir yaşarsa,
bir millet asla ölmez.
Bir soruyla bitirelim: Türk dünyası olarak birbirimizin sılasına
ne zaman gerçekten varacağız? Asıl miras, o varışın ilk adımındadır.