Bugün çocuk eğitimi üzerine düşündüğümüzde karşımızda iki uçlu,
derin bir çıkmaz duruyor:
Bir yanda çocuklarını sadece dinleyen değil, onlara alan açan,
duygu ifadesini destekleyen sağlıklı bir iletişim özlemi; diğer yanda ise hiçbir
sınıra, yoksunluğa ve "dur" denilmesine maruz kalmadan büyütülen "kuralsız prensler ve prensesler"
Oysa çocuk eğitimi, ne tek taraflı bir otorite nutku ne de çocuğun
her kaprisini kutsayan sahte bir özgürlük anlayışıdır. Gerçek rehberlik,
sevgiyle örülmüş sağlam sınırlardan ve karşılıklı diyalogdan beslenir.
Geleneksel aile yapımızda hâlâ süregelen tek yönlü iletişim
modeli, "büyük konuşur, çocuk dinler" ezberine dayanır.
Bu konferans usulü yaklaşım, çocuğun iç dünyasında biriken
cümleleri susturmaktan başka işe yaramaz.
Oysa anne-baba ve çocuk ilişkisi çift yönlü olmalıdır. Çocuğa konuşma, kendini ifade etme, hatta
haklı olduğu zeminde itiraz etme hakkı tanınmadığında; çocuk duygularını içine
atar, biriktirir ve bir gün patlama noktasında ya saldırganlaşarak haksız
duruma düşer. Yada daha trajik bir yola saparak içine kapanır veya bağımlılıklara
sığınır.
Çünkü ifade edilemeyen her duygu, ruh için sessiz bir
zehirdir.
Buna karşılık, madalyonun diğer yüzünde modern çağın getirdiği başka bir tehlike yükseliyor: "Aman çocuğum
travma yaşamasın, aman kendini kötü hissetmesin" kaygısıyla büyütülen, sınır tanımayan nesiller.
Her istediği anında yapılan, hiçbir yoksunluk hissetmeyen,
hayattan "hayır" cevabını hiç duymamış çocuklar... Saksıda bir süs
bitkisi ya da kafeste bir muhabbet kuşu gibi korunaklı ama hayata yabancı yetiştirilen
bu çocuklar, aslında merhametsiz bir geleceğe hazırlanıyor.
Hayatın sert rüzgarlarıyla ilk karşılaştıklarında darmadağın
olan, kırılgan ve alıngan bireyler haline geliyorlar.
Yoksunluk yaşamayan çocuk, mücadele etmeyi, sabretmeyi ve
başkasının hakkına saygı duymayı öğrenemez.
Bu mesele ne seküler ne de dindar olmanın; ne okumuş ne de
okumamış kesime ait olmanın bir meselesidir.
Hangi sosyal sınıftan,
hangi dünya görüşünden gelirse gelsin, tüm ebeveynlerin ortak paydası evladının
ruhsal bütünlüğünü korumaktır.
Anadolu'nun dindar evinde de, metropolün plazalarında yaşayan
modern ailesinde de temel eksiklik aynıdır: Dengeyi kuramamak.
Çocuklara ta küçük yaşta kurallarla yaşamayı, kurallar çerçevesinde
hakkını aramayı öğretmek zorundayız.
Kural, bir ceza mekanizması değil; bireyin özgürlüğünün başladığı
ve başkasının hakkının bittiği çizgidir. "Dur" demesini bilmeyen,
"hayır" kelimesiyle tanışmamış bir çocuğa özgürlük sunmuş olmuyoruz;
aksine onu kendi bencilliğinin ve gelecekteki yalnızlığının esiri yapıyoruz.
Eğitimcilerin, kadim kültürümüzün ve sosyologların yıllardır bas bas bağırdığı gibi; çocuklara hem duygu, ifade ve diyalog alanı açmalı
hem de hayatın gerçekliğine hazırlayan makul sınırlar vermeliyiz.
Onları porselen bebekler gibi pamuklara sararak değil,
hayatın fırtınalarına karşı dayanıklı, adalet duygusu gelişmiş, hem kendine hem
başkasına saygılı bireyler olarak yetiştirmeliyiz.
Unutmayalım ki, yarının huzurlu toplumları; dinlenen ama
aynı zamanda sorumluluk bilen, özgürlüğü başıboşluk sanmayan bilinçli
nesillerin ellerinde yükselecektir.
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras, sınırsız imkanlar değil; kendi ayakları üstünde durmalarını sağlayacak
sağlıklı sınırlar ve anlaşılmanın verdiği o derin iç huzurudur.
Çocuklar bütün
bunları ilk kez yetişkin olduğunda öğrenmemeli.