Hepimiz
bu dünyadan geçiyoruz. Kimimiz hızlı, kimimiz yavaş… Kimimiz gülerek, kimimiz içindeki
yaraları kimseye göstermeden… Kimi geleceğin hesabını
yapıyor, kimi geçmişin yükünü taşıyor. Kimi çok konuşuyor, kimi susarak anlatıyor.
Aynı gökyüzünün altında, birbirinden bambaşka hayatlar yaşıyoruz.
Burası zıtlıklar ve tezatlar dünyası.
Aynı
olaya bakıp farklı düşünüyor, aynı sözü farklı anlıyor, aynı hayattan bambaşka
beklentiler taşıyoruz. Kiminin doğrusu, diğerinin yanlışı olabiliyor. Kimi değişimin
peşinde koşarken kimi geçmişten aldığı değerlerle geleceğe yürümek istiyor.
Bunda
şaşılacak bir şey yok.
Çünkü
insan dediğimiz varlık, tek renkten ibaret değil. Hayat da öyle…
Asıl
mesele farklılıklarımız değil; farklılıklarımızın
arasında birbirimize nasıl davrandığımız.
Bugün
belki de en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizi değiştirmeye çalışmadan
birbirimizi anlayabilmek. Herkesi kendimize benzetmek aynı düşünmek, aynı inanmak,
aynı yaşamak zorunda değiliz.
Birbirimize
insan olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
Çünkü
insan, yalnızca düşüncelerinden, inancından, mesleğinden, makamından, sahip
olduklarından ibaret değildir. Her insanın görünmeyen bir hikâyesi vardır.
Sert
konuşan birinin içinde kimsenin bilmediği bir yara olabilir.
Gülümseyen
bir insan geceleri büyük bir yalnızlık, hüzün, sessiz duran birinin içinde fırtınalar
kopuyor olabilir.
Biz
çoğu zaman insanların davranışlarını görüyoruz, fakat o davranışların arkasındaki hikâyeyi bilmiyoruz.
Belki
biraz daha az hüküm verip biraz daha çok anlamaya çalışsak, birbirimize daha
merhametli davranacağız.
Merhamet
sadece güçsüz olana yardım etmek değildir.
Bazen
haklı olduğumuz hâlde karşımızdakini kırmamak, söyleyebileceğimiz en ağır sözü söylememeyi
seçmek, “Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” diye düşünmektir.
Bazen de hiçbir karşılık beklemeden bir insanın hayatına küçücük bir
iyilik bırakmaktır.
Bir
“Nasılsın?”ı gerçekten sormaktır mesela…
Yaşlının
elinden tutmak, çocuğu dinlemek, dostun sessizliğini fark etmek, yolda karşılaştığımız
yabancıya tebessüm etmektir.
Bunlar
küçük şeyler gibi görünür.
Oysa
toplum dediğimiz büyük yapı, tam da bu küçük davranışların üzerine kurulur.
İnsan
yalnızca ekmekle, parayla, makamla yaşamaz.
İnsan görülmek, anlaşılmak, değer verilmek ve ait olmak
ister.
Bugün
teknoloji bizi birbirimize hiç olmadığı kadar yaklaştırdı. Fakat kalplerimizi
ne kadar yakınlaştırabildik?
Binlerce
insanla iletişim kuruyoruz ama yanı başımızdaki insanın derdinden habersiz
kalabiliyoruz.
Çok
konuşuyoruz, az dinliyor, çok biliyor, az anlıyor, çok sahip oluyor, ama çoğu
zaman yetinmeyi unutuyoruz.
Hayatın
hızını değil, kalbin sesini dinlemeye, biraz durmaya ihtiyacımız var.
Elbette çalışacağız. Kazanacağız. Geleceğimizi düşüneceğiz. Rızkımızın
peşinden gideceğiz. İnsan elinden gelen gayreti gösterecek.
Ama
gayretle hırsı birbirine karıştırmayacağız.
Gayret
insanı büyütür; ölçüsüz hırs insanı kendisinden uzaklaştırır.
Rızkın
peşinden koşarken insanlığımızı kaybetmeye değmez.
Biz
inanıyoruz ki rızık, sahibini bulur. Nasip, vakti geldiğinde yolunu bilir. Rezzâk-ı
Âlem’in yarattığı kulun rızkını vereceğine inanarak yaşarız.
Öyleyse
daha çok kazanmak uğruna daha az insan olmayalım.
Makam
sahibi olurken tevazuyu, güçlenirken merhameti, bilgi edinirken hoşgörüyü,
zenginleşirken paylaşmayı unutmayalım.
İnsanın
sahip olabileceği en büyük başarı, başarırken insanlığını koruyabilmesidir.
Hayatın
sonunda ne kadar biriktirdiğimizden çok, ne bıraktığımız konuşulacak.
Kaç
insanın yüzünü güldürdük?
Kaç
gönlü kırılmaktan kurtardık?
Kaç
yaraya merhem olduk?
Kaç
insanın duasında yer aldık? Hayatın gerçek muhasebesi budur.
Dünya
hiçbir zaman aynı düşünmeyecek, inanmayacak, aynı yaşamayacak.
Bırakalım
farklılıklarımız zenginliğimiz olsun.
Fikirler
yarışsın, düşünceler konuşulsun, insanlar kendi renkleriyle yaşasın.
Ama
bir şeyi ortak tutalım:
İnsanlığımızı.
Çünkü
hepimiz bu dünyada misafiriz.
Kimi
erken kalkacak, kimi biraz daha geç…
Fakat
sonunda herkes aynı kapıdan çıkacak.
Öyleyse
birbirimize yük değil, yol arkadaşı olalım.
Birbirimizi
tüketmeyelim, eksiltmeyelim.
Dünyayı
değiştiremiyorsak bile bulunduğumuz yeri güzelleştirelim.
Bir
insanın gününü güzelleştirmek bazen dünyayı güzelleştirmektir.
Hayat
bize ait bir mülk değil; bize verilmiş bir yolculuktur. Mesele bu yolculuğun
ne kadar sürdüğü değil, nasıl yaşandığıdır.
Bir
gün geriye dönüp baktığımızda belki evlerimizi, arabalarımızı, makamlarımızı,
kazandığımız paraları hatırlamayacağız.
Ama
birinin gözyaşını sildiğimiz anı, bir gönlü sevindirdiğimiz günü, kimsenin görmediği
yerde yaptığımız iyiliği hatırlayacağız.
Dünyadan geçip gitmek değil, geçerken dünyaya biraz iyilik,
hoş Sada bırakmak.
Hiç bir şey sonsuza kadar bizim değil. Para, makam, mevki, şöhret,
nede zaman.
Bize
kalan ve bizden sonra kalacak olan, insanlara nasıl davrandığımızdır.
Öyleyse
birbirimize biraz daha muhabbetle, biraz daha şefkatle, biraz daha merhametle
bakalım.
Hayat
kısa, yol uzun.
İnsanlık
ise her gün yeniden seçmemiz gereken bir değer.
DÜNYADAN GEÇİP
GİDECEĞİZ; BIRAKALIM
ARDIMIZDA İNSANLIĞIMIZ KALSIN.